Rss Feed

Murat Durmaz

Resmi İnternet Sitesi

Archive for Kasım, 2008

BU YAZIYI YAZMAK ZORUNDAYIM!

Kasım 3rd, 2008 by admin, under Murat'ın Kaleminden. 4 Comments

Ablamın beni uyandırıp “bugün darbe oldu sokağa çıkma yasağı var” dediğinde çok sevinmiştim okulu asabileceğim için. Daha sonraki günler mahalledeki insanların arka bahçede korku içinde, Nazım Hikmet kitapları yaktığını görünce pek anlamamıştım. Kitap yakılıyorsa biz neden gidiyorduk ki okula?

Sürekli Kenan Evren vardı televizyonda. Zaten dört, beş saat olan yayın süresinde hep o konuşuyordu. Picasso’nun resmine bakıp “bunu bende yaparım canım” diyen bir sanatçıymış(!) oysa…

Sonra zorunlu din dersleri geldi. Okuldaki arkadaşlarla çok şaşırmıştık. Sürekli demokrasiden bahseden bugünkü hükümet ve yalakaları bunu niye kaldırmaz acaba?

Sonra bilinçli bir şekilde kelimelerin içini boşaltma ve kavramları, değerleri alt-üst etme evresine geçildi. Bunun için önce insanların uyutulması gerekirdi. Futbol ve Müzik kullanıldı.

“Bir ülkenin nasıl yönetildiğine bakmak istiyorsanız müziğine bakın” der Konfüçyüs.

Amaç depolitize bir toplum yaratmaktı. Müzikteki bu kirlenmişlik onun bir sanat dalı olduğunu bile unutturdu. Sanat kavramının ne olduğunu bilmeyen ve bunun kişiye özel dışa vurumları ile alay etmeye başlayan bir toplum yaratıldı.

En çok satan kitaplar ve albümler listeleri oluşturuldu. Ben şunu dinlerim, şunu okurum demesi gereken bireye, bu okunuyor bunu oku, şu dinleniyor, şunu dinle diyen ve kendi olmak isteyenlerin karşısına dikilmiş, üstelik onları aşağılayan satılmış bir medya düzeni hakim kılındı.

Kadınlara seçme ve seçilme hakkı veren dünyadaki ikinci ülke olan bu ülkenin emperyalizme karşı büyük bir savaş vererek ve bunu kazanarak harf devrimi, laiklik, cumhuriyet gibi herkesin eşit haklara sahip olduğu kazanımları küçük görmeyi entelektüellik sayan bir kesim türedi.

“İkinci cumhuriyetçiler” denilen bu kesimin ortak özellikleri:

• Sovyetler Birliğinin çöküşünden sonra küreselleşme (emperyalizm) sürecinin tetiklenmesiyle birlikte , demokrasiyi tahrip ederek dinciliğe ve etnik ayrılıkçılığa destek veren Amerika ve Avrupa hayranı “aşırı liberal” bir kesim olması,

• Çoğunluğu düş kırıklığına uğramış eski solcu(ne demekse!)’lardan oluşması.

• Amerika ve AB’nin desteğiyle medyanın en etkili köşelerini tutmaları,

• Cumhuriyet devrimlerini yok etmeye çalışmaları.

Bu kesimin kelimelerin içini nasıl boşalttığı ve kavramları alt-üst ettiği ile ilgili birkaç örnek vereyim ( asıl söyledikleri yani ) :

Ben de ramazanda orucumu tutarım: Siz bakmayın benim cinsellik ticareti yaptığıma, aslında ahlaklı biriyim

Tarihimizle barışalım: Cumhuriyeti ve Atatürk devrimlerini mahkum edelim,

Devletle Milleti barıştıralım: Laiklikten vazgeçelim,

Statükocu olmayalım: Cumhuriyet temel değerlerinden ve Atatürk devrimlerin vazgeçin,

Biz de Mustafa Kemal’den yanayız: Biz de Kurtuluş savaşını destekliyoruz ama Atatürk Devrimlerine karşıyız, (Prof. Dr. E. Kongar)

Bunun gibi daha birçok “Medyatik dil” kullanmak yoluyla bu ülkede cumhuriyet devrimini aşağılayarak kendilerini yüksek hisseden bu kesim; dinciler ve PKK (Kürt Faşistleri) ile işbirliği içinde Atatürkçülüğü eski ve yıkılması gereken bir düşünce sistemi olarak görüyorlar.

Bütün bu güçlerin arkasında:

• Uluslararası ve ulusal sermaye

• ABD

• AB

• Uluslararası ve ulusal medya

• Merkezi bürokrasi

• Belediyeler

• Tarikatlar ve cemaatler

• Kuzey Irak Kürt Yönetimi

• Yunanistan

• Kıbrıs Rum Kesimi vardır.

Demokrasiyi kullanarak ABD’nin istediği “Ilımlı İslam” adı altında “Şeriat” kurallarıyla yönetilmek isteniyor Türkiye. Oysa “Kurtuluş Savaşı” çok zor koşullar altında yapılan ve dünyaya örnek olmuş bir bağımsızlık savaşıdır. Kurulan yeni cumhuriyetin sloganı “Yurtta Barış, Dünyada Barış”tır. Laiklik ise hangi dinden olursanız olun (ya da Ateist olun) kanunlar karşısında eşit olmanızı sağlar. Unutmayın 1923’ten önce kadınsanız şahitliğiniz bile geçerli değildir.

Peki neden yapılıyor bunlar; Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi ( ki baştaki, bu projenin eş başkanı olduğunu itiraf etmiştir.) kapsamında Türkiye’ye uygun gördüğü rol gereği. Önce ikiye bölmek (Kürdistan kurulması) sonra da işgal etmek.

Bizim insanımız çabuk unutur. Bu birazda uygulanan poplaştırma politikalarının bir sonucudur. Oysa 1980 askeri darbesinin bilinen sonuçlarıdır bunlar. Adım adım ilerlenmiş ve son aşamaya gelinmiştir. İki de bir demokrasi diyen ikinci cumhuriyetçilerin seçimden sonra “Musa’nın Gülü” ve “Musa’nın AKP’si” kitaplarının yazarı Ergün Poyraz’ın örgütlü çete kurmak suçundan tutuklanmasına ses çıkarmayışına şaşırmamak gerek.

Emin Çölaşan’ın yazıları yüzünden Hürriyetten kovulması, Bekir Coşkun’a “ülke vatandaşlığından çık” denmesi (Cumhuriyet gazetesi ve Kanaltürk ’ü ayrı tutuyorum) çok da şaşılacak bir şey değildir. Bunlar daha başlangıçtır.

Adolf Hitler’de demokrasiyi kullanarak başa gelmiştir. Demokrasi başkasına zarar vermeden istediğini yapabilme özgürlüğüdür. Şimdi onu bizden almak istiyorlar.

Ben bu ülkenin bir sanatçısı olarak taşın altına elimi sokup bunları yazmam gerektiğini düşündüm. Çünkü sanat yapabildiğim ortamı yıkmak isteyenlere ülkemi sevmemin bir suç ve geri kafalılık olmadığını, asıl solcuların vatansever olduğunu haykırmak istiyorum.

Solcu; ABD, vatandaşı Fethullah, AB, ve AKP yalakalığı yapmaz. Bilinçlidir, emek-sermaye ilişkisini görür, sendikal hak ve özgürlükleri savunur, tüm insanların eşit olduğunu bilir, sanatın ve yaratıcılığın yanındadır, hayvan haklarını savunur, doğayla kardeştir ve Kurtuluş Savaşı bunun için yapılmıştır.

Dedim ya bu yazıyı yazmak zorundayım ve vatanımı terk etmeye veya bunların eline bırakmaya hiç niyetim yok!

Murat DURMAZ

Şehir Rock Dergisi 2008 ”Aklımdan Kalanlar”

SON VURUŞUN HİKAYESİ

Kasım 3rd, 2008 by admin, under Murat'ın Kaleminden. 1 Comment

Adam kapıdan girdi. Belki bir kapıdan son girişinin güzelliğiyle baktı. Bitişin başlangıcında kadın onu bekledi, bakışlarını bekledi ne düşündüğünü anlayan doğasıyla. Anaç bakışların altında kapıdan girmeden önce ki anını unuttu adam. Zaten hep böyle değil miydi? Öncekini unutmaya çalışan insan, sonrakiden kaçtığı zaman mutlu olduğunu düşünür ve bir sonra ki kapıdan girmek unuttururdu her şeyi. Ama bir fark vardı, artık başkalarının düşünceleriyle yaşayamazdı o gece.. Ne olacaksa olmalıydı… Kadın güzeldi ve başka bir bedendeydi. Hem kraliçe hem de bir köleydi. İnsan ruhunda nasıl hepsi bir arada bulunur anlayamadı adam. Bir şarkıda nasıl anlatılır bu, taklit yaşamdan kaçmak lazım. Aslında hepimizde bulunuyor bu, ama bize her zaman korku verilmiş, yapamazsın denilmiş diye düşündü.

Adam rahat değil; hadi bir şeyler içelim, güzel bir şeyler dinleyelim dedi kadın. Kadın birini beğendiyse erkeğin ne istediğini bulmaktan haz duyar. Bulunca da başka kadın bulsun istemez bu yolu. Dinlediler… Duymak başkadır tabi ki.. Herkes kendinde ne eksikse ve o anda neyi duymak istiyorsa onu duyar. Adam Pink Floyd dinleyelim ve görelim derdinde… Kadın ise uzaklaşmasın yeter ki, benle olsun.. Saatin tik-tak’ ları ve Time’ ın muhteşem solosu.. Gilmour gitarla sevişiyor.. Shine On You Crazy Diamond nasıl da anlatıyor olası geçmişlerimizin yitikliğini. Ve sanat dediğimiz iç dünyanın korkusuzca paylaşılması, ama insan önce kendini sevindirmeli diye düşündü adam. Saatlerce dinlediler, birbirlerine dokunana kadar..

Dokunmak başka bir evren… Zaman yok, ikisi de olacakları önceden biliyormuş gibi notalarla sarıldılar birbirine.. Bu gece hiç bitmesin, saatler dursun, içimizdeki asi bu gece özgür olsun, kaybettiğimiz anda kazanalım hayatı, kendimizi…

Bilgiyi satmak için değil de almak için yaşayan adam niye aldığını fark etti. Atalarımızın avlanmak zorunda olduğu gibi terliyordu. Aldığı sevdiğinin alkışıydı… Kadın zaten bunu biliyordu. Ama korkuyordu ve nasıl bir ışık alırsa öyle yansıtmak durumundaydı. Güneş gezegenlerine ne kadar ışık vereceğini bilir. Yansıtmak onlara kalmıştır.

Seviştiler… Adam ilk defa oluyormuş gibi heyecanla, kadınsa hep onunla olacak güveniyle… Doğadaki her ses müzik oldu, onları anlatmaya başladı, nereyi düşlerlerse orda oldular… Ağaçlar, nehirler söyledi tutkularını ve kendilerini ilk defa duydular. Bir bütünün parçaları dağıldı havaya yeni bir bütün oluşturmak için.

Adam kapıdan son kez çıktı. Başka bir kapıdan son kez girmek için…

Kadın adama baktı ve içindeki evrenle birlikte bekledi, kapı kapalıydı… Çünkü anahtar kendisiydi…

Murat DURMAZ

Şehir Rock Dergisi 2007 ”Aklımdan Kalanlar”

AKADEMİ BÜLTENİ RÖPORTAJI

Kasım 3rd, 2008 by admin, under Basından. No Comments

Murat Durmaz’ ın müzikle olan ilişkisi nasıl başladı?

Ailem özellikle ablalarım sağlam müzik dinlerler . Küçük bir çocuğun elinde küçük bir mandolin. Sonra gitara geçiş ve o zamandan beri kurulan ebedi dostluk.. .

Şehir Rock’da yer alan röportajınızda rock müzik patlamasına bakış açınızı belirtiyorsunuz bu noktadan hareketle “piyasa” da birçok “eser” yer alıyor. Murat Durmaz’a göre burada iyiler sonunda ayakta kalıyorlar mı; iyiden kastettiğim nitelikli olanlar?

İyi kavramı o günün koşullarında insanların kültür düzeyiyle yakından ilgilidir. Şu anda emperyalizm ‘in her tarafı sarması ve müziğin bir sanat dalı olduğunun unutturulmaya çalışılması , yapılan müziğin hep aynı olması sonucunu doğuruyor. Amaç ayakta kalmak mı yoksa günü kurtarmak mı sorusu arasında gidip gelen bir müzisyen anlayışı , neyi dinleyeceğine başkalarının karar vermesinden rahatsızlık duymayan bir dinleyici kitlesinin yanısıra çok sağlam oluşumlar da görüyorum. İyi müzik dinleyenler de var bu ülkede. Herkes ne istiyorsa dinlesin ve müzik yapsın. Ama kendi olduğunu unutmadan.

“Son Kahve” sizin için hangi anlamları içeriyor; albüm sürecini de dahil ederek bir konsept çizerseniz?

“Son Kahve” benim için hem bütün anlamları içeriyor hem de hiç bir anlam içermiyor. Albüm tamamen müzisyen arkadaşlarımla birlikte ve tavizsiz yapıldı.. Herşeyini kendimiz yaptığımız için kafamızda ne varsa onu çaldık. Tamamen özgür bir düşünce ile biz seversek insanlar da sever diye düşündük. Tabi ki dinleyiciler karar verir konsept olayına , biz ona karışamayız ve buna karışmamanın daha güzel olduğunu düşünüyorum.

Her parça her dinleyicide farklı duygular bıraksa da; parçaların hikayelerine değinecek olursanız…

Parça yazarken kafamdakileri anlatıyorum. Hikayemi anlatırken dinleyen de ne hissettiğini anlatıyor. Kurulan bu güzel ilişki sana yeni parçalar yazdırıyor. Yeni parça , yeni anlatım , yeni anlamalar bunların hepsi bizleri bütünleştiriyor. Özellikle canlı çalarken bunu görebilmek çok özel bir duygudur.

“Kaybettim” parçasının sözlerine bakarsak yarınlara bakışı nedir Murat Durmaz’ın?

Yaşanan anın hikayesidir ” Kaybettim ” . Parçayı yazarken ruh halim neyse o çıkıyor hikayemde. Tabi ki kahramanı , suçlusu , kaybedeni ve kazananı ben. Bana batan şeyleri eleştiriyorum. Bunu da müzik yoluyla yapabiliyorum. Yaşadığımız kültürel düzeysizlik , köşeyi dönelim diyenler ve onların bitmez gürültüsü başımı çatlatıyor diye yazmışım galiba parçayı ..

“Yalnız Şehir” parçasına da atıfta bulunarak “Murat Durmaz” bir şehir müzisyeni diyebilir miyiz; Murat Durmaz için şehir ne ifade ediyor, şehir yalnızlaştırıyor mu bireyleri?

Beşiktaş – Kadıköy vapurunda yazdım ” Yalnız Şehir ” parçamı. Aslında İstanbul ‘un yalnızlığını düşünmüşümdür hep. Bireylerle bir bütün olarak tabi. İnsanlar kendilerini yalnızlaştırıyor aslında ve bunu sevenler de var. Gerçek olan Batı ‘ da 100 yıl önce yaşanan vahşi kapitalizmi biz şu anda yaşıyoruz. Şehir kavramı da bir Köy -Kent şeklinde yaşanıyor doğal olarak. İstanbul gibi bir şehri özgürce yaşamak ona şiirler yazmak şehir müzisyenliği mi bilmiyorum ama şehir hayatının iyi ve kötü yönlerini anlattığımız doğrudur.

Murat Durmaz’da bir parça son şekline hangi aşamaları geçerek gelir gerek söz gerekse müzik olarak?

Söz ve müzik aynı anda çıkıyor benim yanardağımdan. Bir patlamayla anında oluyor ve ben de bırakıyorum kendimi o sıcak dalgalara. Yazarken bunu kim sever diye düşünmem sadece içimdekini dökerim dışarıya. Sonra tabi ki arkadaşlarımla akorları ve düzenlemeleri yaparız ki bu da canlı çalmak yoluyla olur. Özünü yazarım ama çalarken herkesin kendinden birşeyler katması parçayı güzelleştirir. Bir parçada ya sözden ya da müzikten fedakarlık etmeniz gerekirse bu hangisi olur? Bana göre bir parça nasıl olması gerekiyorsa öyle olmalıdır. Fedakarlık değil o andaki duygu meselesidir bu. Enstrumantal da olabilir mühim olan neyi nasıl anlattığı ve bende hissettirdikleridir. .

Müzik yaşam alanında nasıl bir yer tutuyor; Murat Durmaz müziğin dışında neler yapıyor?

Son yıllarda bilinçli olarak kelimelerin içi boşaltıldığı için basit gelebilir ama düşününce bir o kadar derin bir cümleyle söyleyeyim. Müzik bizim için bir yaşam biçimidir. Sıkı bir kitap okuru olduğumu söyleyebilirim. Günümüz politikalarını da okur takip ederim. Vakit buldukça film seyrederim.

Youtube, myspace ve bu halkaya facebook’u da dahil edersek; bu tip oluşumları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bence insanların müzik dinlemesi açısından olumlu. Ama bilgisayar hoparlörlerinin bas ve tiz sesleri çok yeterli verememesi seslerin kalitesini düşürüyor. Yapımcıya ihtiyaç duymadan parçalar yapıp dinleyenlere ulaştırabiliyor artık müzisyenler. İşçi ücretlerinin komik olduğu ortamda insanlar ne cd alabilir ne de kitap. Dolayısıyla kitaplarda korsan ‘ a , müzik de ise internet’e yöneliyorlar.

Murat Durmaz kimleri dinler, vazgeçilmezleri kimlerdir?

Pink Floyd , Deep Purple , Rush kısacası 70 ‘ lerin gruplarını hala dinlerim .Günümüzdeki gelişmeleri de takip ediyorum tabi ki. Beni müzisyen olarak geliştirecek herşeyi dinlerim .Moda olan müzikleri değil kendi gibi olanlarını seçerim.

Konserlere geçecek olursak dinleyiciyle olan iletişim nasıl, dinleyiciden gelen ilgi nasıl?

Biz ilgiden çok paylaşımı isteriz konserlerde. Bir müzisyen “”hayranlarım şunu diyor , bunu istiyor “” gibi konuşmalara yapıyorsa hemen uzaklaşırız ondan. Bakın böyle parçalar yaptım paylaşalım yaklaşımı bence daha doğal . Sonuçta önemli olan parçalardır , biz değil . Konserlerde çalıyoruz parçaları sağolsunlar dinliyorlar . Dinlediklerini anlatıyorlar ve bu paylaşım böylece dönüp duruyor başımızda güzel bir sarhoşlukla…

Murat Durmaz’a ait bir dinleyici profilinden bahsedebilir miyiz; kimler dinliyor Murat Durmaz’ı?

Murat Durmaz parçalarındaki duyguları bizimle paylaşmak isteyen herkes dinleyebilir. Birey ‘ in entelektüel kalitesi yükselirse toplumlar aydınlanırlar. Müzik paylaşımı gerektirir ve düşündürür . Düşünen insan kendini kullandırmaz . Ve herkes istediğini dinleyebilir. Bilinçli bir paylaşım var yani dinleyenlerle aramızda . Okuduğu kitaplar ve gazeteler sayesinde sorular soran ve sorgulayan insanlar , ki biz de böyleyiz.

Son olarak neler söylemek istersiniz?

Şehir Rock’da ” Aklımdan Kalanlar ” adlı bir köşem var ve her sayıda yazıyorum. Yayımlanmış olan yeni sayı da bu ülkenin bir sanatçısı olarak yazmakla kendimi sorumlu hissettiğim husus : A.B.D. ‘ nin B.O.P. ( Büyük Ortadoğu Projesi ) projesi kapsamında içerdeki işbirlikçilerin yardımıyla ülkemin Şeriat devletine dönüştüğüne tanık oluyorum . Irak ‘ da bir milyon çocuğun katili A.B.D. ‘ nin içerde kimleri desteklediği biliniyor. Emperyalizm ‘ e karşı yapılmış ve kazanılmış en büyük savaş Kurtuluş Savaşıdır . Bu modern kazanımları kaybetmemek için Cumhuriyetine sahip çık !

Ahmet Tuna ALP

”KENDİ ŞARKILARINI DİNLEYEBİLEN BİR MÜZİSYEN…”

Kasım 3rd, 2008 by admin, under Basından. No Comments

“KENDİ ŞARKILARINI DİNLEYEBİLEN BİR MÜZİSYEN…”

Işığın Yansıması’nı nasıl bilirsiniz? Biz çok iyi biliriz… Peki Işığın Yansıması’nın “Birdenbire” albümünü nasıl bulmuştunuz? Biz gayet etkileyici bulmuştuk… İşte o “Birdenbire” albümünde Işığın Yansıması ile çalışan Murat Durmaz, 2006’nın ilk aylarında bir solo albüme -“Son Kahve”- imza attı ve biz de kendisine sorduk ; Işığın Yansıması’ndan neden ayrıldığını, sonrasında neler yaptığını ve bu solo albümün hangi fikriyattan beslendiğini…

Işığın Yansıması’ndan ayrılmanızla başlamak istiyorum.

Murat Durmaz : Işığın Yansıması’nın albümü 97’de çıktı, ben oldukça seviyorum o albümü, benim için ayrı yeri olan bir albümdür, emek verilmiş bir albümdür o albüm. Derken konserler verdik, canlı performanslarımız oldu. Sonrasında ben kendi sözlerimi yazmak ve kendi şarkılarımı söylemek istedim. Işığın Yansıması’ndaki sözler gerçekten çok kuvvetli, dünya çapında şairlerin şiirleri; Nazım Hikmet, Afşar Timuçin, Cahit Külebi… Ama ben kendi sözlerimi yazmak istedim, tabii bunlara göre naçizane bir şekilde… Bu süreçte ne gerekiyorsa onu yaşadım. Her şey olması gerektiği anda oluyor, demek ki bu anda olması gerekiyormuş. Bir de, bunu bir süre olarak görmüyorum, müzik süreyle ölçülemez.

Biraz gerilimli bir başlığa değinmek istiyorum. Esra Ceyhan’ın programında çalmandan dolayı olumsuz eleştiriler aldığını gördüm birkaç yerde. Buna dair neler söylemek istersin?

Tepki gösterenler olduğunu biliyorum, haklılardır da… Ama şunu da unutmasınlar ki, ben de bir müzisyenim, bir insanım. Ben de büyüyorum. Zaman içinde bende farklı müzikler dinliyorum, gelişiyorum. Başka şeyler de yapmak istiyorum, kendi şarkılarımı söylemek istiyorum. Besteci olarak eleştirecek olursa insanlar bunu algılayabilirim. Ama müzisyen olarak bir çok yerde gidip çalmışımdır ve bundan da gurur duyarım çünkü müzisyenlik yapmışımdır, başka bir şey yapmamışımdır! Müzik yapmak güzel bir şey. Bu eleştirileri çok algılayamıyorum, stüdyo müzisyenliği de yaptım ben.

BENİM İÇİM ÇOK RAHAT. ÜNİVERSİTE YILLARIMDAN BERİ EŞLİK MÜZİSYENLİĞİ YAPIYORUM. EĞER BEN POPÜLER KÜLTÜRE HİZMET EDEN BİRİ OLSAYDIM BU ALBÜM BİR POP ALBÜMÜ OLURDU VE BÜYÜK ŞİRKETLERİN KATKISIYLA HER YERDE DÖNERDİ.

Stüdyo müzisyenliğin bilinmeyen bir başlık sanırım.

Kişilik başka bir şey müzik başka bir şey bence. Ama benim kişiliğimi yansıtan şarkıları yaptıysam eğer, insanların benim kişiliğime yönelen bir yaklaşım geliştirmeleri bence hoş değil. Belki de, insan ne soruyorsa kendine soruyordur, kendi korkuları vardır. Benim içim çok rahat. Üniversite yıllarımdan beri eşlik müzisyenliği yapıyorum. Eğer ben popüler kültüre hizmet eden biri olsaydım bu albüm bir pop albümü olurdu ve büyük şirketlerin katkısıyla her yerde dönerdi. Magazinel bir şey olurdu yani. Senle de konuştuk, bu albümü ne kadar zor yaptığımızı, albüme cover koymadığımızı. Bir de, unutmasınlar ki Işığın Yansıması’nın o albümüne katkı koyanlardan biri de benim, bahsettikleri adam başka biri değil. Sonuç olarak, ben bir yola girdim. Kendi şarkılarımı yapmak ve dile getirmek istiyordum. Bu yola çıktığımda doğal olarak bir şekilde yaşayıp, hayatımı geçindirmem gerekiyor, tabii müzisyen olarak.

Murat Özyüksel (Işığın Yansıması) ile tanışmanız Bursa’da mı gerçekleşti?

Evet, Murat Hoca benim hocamdır. (gülüşmeler) Biz Bursa’da konser de vermiştik o dönem. Daha sonra biz, Barlas’la (Çevikus – IY elemanı) beraber İstanbul’a taşındık. O dönem bir albüm çıkmıştı -Murat Özyüksel adıyla-, Teoman, Ercüment Vural gibi müzisyenlerin de katkılarıyla. Tabii bizim bildiğimiz şarkılardı onlar. Ama hala görüşüp görüşmediğimizi sormak istiyorsan, görüşüyoruz (gülüşmeler). Türkiye’den en sevdiğim grup Işığın Yansıması’dır.

Albümünüz sound açısından Işığın Yansıması’nı andırıyor yer yer. Bunun sebebi, daha önce birlikte çalışmış olmanız olabilir mi acaba?

Sonuç olarak oradaki adam da benim, bu albümdeki adam da. Kimse bize, istemediğimiz, hissetmediğimiz bir şarkıyı söyletmedi neticede. Sevdiğim şeyler de aşağı yukarı aynı. Demek ki değişmemişim (gülüşmeler).

Tabii ki, o gitar soundlarını seviyorum, 70’lerin müziğini seviyorum. Türkiye’den Cem Karaca, Moğollar, Barış Manço, dışarıdan Pink Floyd, Emerson Lake & Palmer, Yes, Led Zeppelin, Deep Purple ve daha birçoğunu severek dinliyorum. Baktığın zaman, hepsi birbirinden çok farklı müzik yapar. Hepsi de farklı sözler, farklı müzikal yapılar ortaya koyarlar. Mesela Led Zeppelin ve Deep Purple birbirine çok yakın gruplar gibi görünür ama yakın oldukları kadar uzaktırlar da.

Tek ortak olan Jimmy Page ve Robert Plant soundu mu? (gülüşmeler)

Jimmy Page de çok değişik aslında. O da mesela gitarın akort sistemini değiştirmiş, la telini çekerek çok değişik akorlar bulmuştur. Bu tarafıyla dünyada tektir. Son yıllarda gelişen bir şey var müzik piyasasında, gitar sololarının yerini daha fazla öne çıkartılan şanlar alıyor. Gitarla melodi çalalım da insanlar daha kolay algılasın diye düşünüyorlar. Çünkü gitar solosu zor dinlenilir bir şeydir, ‘The Wall’un solosu mesela. Ama ben o yılları sevdim. 80’lerden de sevdiğim gruplar var ama daha ziyade 90’larda, teknolojinin de müziğe daha fazla girmesiyle birlikte büyük bir değişim oldu. Örneğin Pearl Jam çıktıktan sonra Pearl Jam benzeri bir sürü grup çıktı.

Pearl Jam çok özgün bir grup aslında…

Pearl Jam çok özgün ama Pearl Jam’i o kadar çok taklit ediyorlar ki. Dediğim gibi, ben kendi yolumda gitmeye çalışıyorum. Mesela stüdyo aşamasında, bir parçayı başka bir şeye benziyor diye değiştirip öyle aranje ettik. Amacım hiçbir şeye benzememesiydi. Ama, yeni bir şeyler yapacağız diye Bob Marley’nin Reggea’yi bulduğu gibi bir şey yapıyoruz da demiyoruz. Bu emek gerektiren, çalışmak gerektiren bir iş.

SÖZLER GERÇEKTEN GÜZEL OLABİLİR AMA DAVUL DA O SÖZLERİ SÖYLEMELİDİR, GİTAR DA. BENİM BÜTÜN ŞARKILARIMDA, SÖZLERİM, GİTARIM VE DAVULUM AYNI ŞEYİ SÖYLEMEKTEDİR.

Albümdeki, şarkı sözleri de dikkat çekiyor.

Sonuçta sözler benim bakış açımı yansıtıyor. Her gün doğan güneşe ben kendi penceremden bakıyorum ve bir tema seçerken “şunu yazayım, şunu işleyeyim” diye düşünmüyorum. Söylemeye çalıştığım şey şu ; sözler gerçekten güzel olabilir ama davul da o sözleri söylemelidir, gitar da. Benim bütün şarkılarımda, sözlerim, gitarım ve davulum aynı şeyi söylemektedir.

Biraz da albümün kayıt aşamasına değinmek istiyorum. Oldukça zor gerçekleştirdiniz kayıtları…

Bu yola çıkarken elimizde bu bestelerin dışında hiçbir şey yoktu. “Benim bir albümüm var, gelin çalın” tarzında yapılmadı kayıtlarımız ; zaten bu parçaları herkes biliyordu. Davulları Mert Alkaya çaldı, ki Mert yıllardır bu parçaları biliyor ve yüreğini katarak çaldı. Bu söz hep söylenir ama hakikaten yüreğini katarak çaldı. Albümde fazladan hiç davul atağı yok mesela. Basları Ferhat Hasanoğlu çok içinden gelerek çaldı, düzenlemeleriniyse Faruk Kavi yaptı. Kendisi sound olarak Türkiye’nin en iyilerinden biri. Düşündüğümüz kayıt süresini neredeyse iki katına çıkardı Faruk. Çünkü soundun en iyi şekilde olması için çok uğraşıyordu. Sonrasında, sağ olsun Barbaros Akbulut yeni açılan stüdyosunu bize açtı ve gücümüz yettiği ölçüde canlı çalmaya çalıştık, bir konserde çalıyormuşuz gibi. Teknikal düzenleme de yapmadık pek, çoğu şarkıyı bir defa okuyup çıktım ben.

Bu önemli bir şey…

Evet, benim için de oldukça önemli. Biliyorsun, genellikle bilgisayarda düzeltiliyor şarkılar ama biz bunlardan kaçındık. Clean gitarları amfiden çaldık, klavye yok albümde. Yapmaya çalıştığımız insanların albümü cd’den dinlerken dahi canlı dinliyormuş gibi hissetmeleri. İnsan kendi albümünü dinlerken sıkılmamalı, bu işin ölçülerinden biri bu diye düşünüyorum. Ben kendi albümümü dinlerken sıkılmıyorum ve ben dinleyebiliyorsam herkes dinleyebilir diye düşünüyorum.

Ati Müzik oldukça farklı şeyler piyasaya sürüyor. Sizin anlaşmanız nasıl gerçekleşti?

Her şeyin bir ilki vardır. (gülüşmeler) Biz kayıtları bitirdikten sonra Merih (Aktaş – grubun menajeri) ile birlikte müzik şirketleriyle görüşmeye başladık. Büyük şirketler çok farklı beklentilerle yaklaşıyorlar olaya. Sizin giyiminizden kuşamınızdan, şarkılardaki sözlere kadar her şeye, tamamen ticari pencereden bakıyorlar. Bu görüşmelerden birinde coverla ilgili bir tartışma yaşadık. Bizden istenen albüme bir cover dahil etmemizdi. Bazı albümlerde görülüyor bu, mesela bir cover parça ile çıkılıyor piyasaya ama albümlerini dinlediğinizde bambaşka bir şey görüyorsunuz orada. Biz bu tür şeyleri gördükten sonra İbrahim Zeytinkaya (yapımcı) ile görüştük. Dediğin gibi, oldukça farklı işler yapmalarına rağmen o bahsedilen şirketlerden çok daha olumlu yaklaştı bize ve bu albümün bu şekilde piyasada yer alması gerektiğini söyledi. Gerçekten de bu albüm hissedilerek yapıldı ve bu şekilde basılması gerekiyordu. Cevapları değil soruları soruyoruz biz. Bu anlamda, albümün örneklerinden ayrılacağını düşünüyorum. Ben kendi sözlerimi yaptım, kendi şarkılarımı söylüyorum. Sonuçta, Rock müzik dediğimizde bu olmalı.

Sanatın kendisi de bu değil midir?

Rock müzik sanattır. (gülüşmeler) Tabii ki sanatın kendisi de budur…

Röportaj: Volkan Beyde

volkan@therockbank.net

Fotoğraflar : Nazım Serhat Fırat

Bu Röportajın URL’si İçin Buraya Tıklayın.